SOSYOLOG Dr. ŞULE AYTAÇ İLE
TÖRE CİNAYETLERİ ÜZERİNE BİR RÖPORTAJ


1. Türkiye’de işlenen töre cinayetlerinin nedenleri nelerdir?

Hiç bir sosyolojik açıklama tek başına bu konuyu aydınlatmaya yetmez. Bu konuya, ‘cinsel politika’ açısından da bakmak gerek, anlayabilmek ve çözebilmek için; çünkü bu konu kadınla, kadına bakış açısıyla çok yakından ilgilidir. Eğer aksi bir durum söz konusu olsaydı, töre cinayetleri, erkeklere karşı da işlenirdi. Olayın özünde yatan bence şu: Toplum, bir şekilde kadın bedeni üzerinde hak iddia ediyor, söz sahibi olduğuna inanıyor ve kadını denetlemeye çalışıyor.

Kadına karşı işlenen töre cinayetlerinin nedenlerinden bir tanesi de din faktörüdür. Türkiye’de işlenen namus cinayetleri, bu konuyla da yakından ilgilidir. Erkek, kadının ‘namusuna’ sürülen ‘lekeyle’ yaşayamayacağına inanır. Bu da dinin getirdiği bir değerdir. Özellikle kapalı toplumlarda din adamları ne derlerse ona inanılıyor. Alternatif bir bilgi verilmiyor. İnsanlar hayatın değişen koşulları ile baş edebilmek için eğitilmiyor. Kız çocukları okumuyor. Yani töre cinayetlerinin altında yatan en büyük neden aslında ataerkil toplum yapısıdır. Kaynakların kıt olduğu toplumlarda, bu kıt kaynakların dağılımı üzerinde çok katı kural ve baskılar olur. Aslında, namus gibi değerler de bu olgunun bir parçasıdır. ‘Namusu’ kirlenen ailenin üyeleri toplumun içine çıkamıyor, dışlanıyorlar ve baskı görüyorlar. Ama cezalandırılan hep kadın oluyor. Kadına tecavüz edilse dahi cezalandırılan erkek olmuyor. Kadın ya kendisine tecavüz edenle evlendiriliyor, ya da öldürülüyor.

2. Töre cinayetleri en çok Türkiye’nin hangi bölgesinde veya bölgelerinde işleniyor, bunun altında yatan nedenler nelerdir?

Türkiye’de töre cinayetleri, daha çok ana üretim biçiminin tarım olduğu Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde işlenmektedir. Ancak, Türkiye’nin sanayileşmiş batı kentlerinde ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde de töre cinayeti olaylarına rastlanmaktadır. Bu da göç ile buralara yerleşmiş cemaatlerin, hala ataerkil toplum yapısından kurtulamamış aileler arasında da, içinde bulundukları toplumun sanayileşmiş yapısına rağmen, ülkedeki değerlerini koruyarak töre cinayeti ve benzeri olayların sürdüğünü göstermektedir.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, hala kapitalizm ve sanayi öncesi dünyanın şartları geçerlidir. Buralarda, kapitalizm ve sanayi öncesi dönemin üretim ilişkileri söz konusudur. Bu bölgelerde her ne kadar belli ölçülerde tarımda makine kullanımına gidilse de, hala geçerli olan insan gücü ve emeğidir. Üretimde emek önemli bir faktör olunca, kadının da önemi artıyor. Çünkü kadın bu noktada hem emeği, hem de doğurganlığıyla öne çıkıyor. Bu da, kadının bedenini kontrol etme gereğini doğuruyor. Toplum, kadının bedeni üzerinde hak iddia ediyor. Kadının ne yapabileceğine ve ne yapamayacağına toplum karar veriyor. Bu konuda John Berger’in ‘Görmenin Yolları’ adlı kitabında çok doğru bir saptaması var: diyor ki, “Kadın olmak demek sınırlı bir alana doğmak demektir. Bu sınırlı alanı, önce baba çizer, sonra koca çizer. Ve kadın bu sınırlar içinde var olabildiği ölçüde toplumda kabul görür.”

Sanayi öncesi toplumlarda, kadının durumu tamamen böyleydi.

Kadın üzerindeki hak sahipliği, çok eski tarihlere kadar uzanan bir konu. Bu, yeni bir olay değil. Örneğin Batı toplumlarında da lordun ilk gece hakkı vardı. Bu da kadın üzerindeki bir egemenlik biçimidir.

3.Töre cinayetleri basında nasıl işleniyor, basın bu konuya gereken duyarlılığı gösteriyor mu?

Basın, nasıl ki bir zamanlar aile içi şiddete sessiz kalıyorduysa şimdi de töre cinayetleri konusunda aynı şeyi yapıyor ve bu konuda sessiz kalıyor. Gerekli hassasiyeti göstermiyor.

Aile içi şiddet konusunda basının tavır değiştirmesi, çok sayıda kadın örgütünün yıllardır bu konuda süren yoğun çabaları, kampanyaları, sığınma evleri açmaları ve konuyu sahiplenmeleri ile olmuştur.

Türkiye’de basının ataerkil bir yapısı vardır ve genellikle erkek-egemendir. O dünyanın tanıdığım birçok kadını da, o dünyada var olabilmek için erkek-egemen değerleri benimsemiştir. Bu nedenlerle, örneğin bugün Türkiye’de her on kadından yedisi aile içi şiddete maruz kalıyor. Ancak bu bile yeterince önemsenip yazılmıyor. Çünkü onların aralarında da sevgililerini, karılarını döven veya taciz edenler olma ihtimali çok uzak değil.

Basının görevi, toplumu olan olaylardan haberdar etmektir. Töre cinayeti gibi önemli bir konu, arka sayfalara atılmamalı ve küçük punto başlıklarla sunulmamalıdır. Bu önemli bir konudur ve basın bu konuda duyarlı olmalıdır.

Töre cinayeti haberlerini işlerken, nasıl ki habere ayrılacak yer, sayfa, başlık, fotoğraf gibi haberi öne çıkaran unsurlar önemliyse içerik te çok önemlidir. Bazen basında töre cinayeti veya kadına karşı işlenen şiddet haberleri adeta birer ‘soft porno’ şeklinde sunuluyor. Olayın gerçek boyutu işlenmiyor. Veya açık oturumlarda şöyle çürütülmeye çalışılıyor olay ‘ Seven erkek kıskanır, seven kadın, katlanır’ gibi.

4. Basını, ulusal, dini ve yerel basın olarak ayıracak olursak, bu üç ayrı basının konuya ayrı ayrı bakış açısı nasıl / nasıl olmalıdır?

Benim anlayışıma göre gazeteciliğin tek görevi haber vermek. Gazetecilik, doğru ve zamanında haber vermektir. Habere yorum katmalarına karşıyım.

Bu konu, gazetelerin arka sayfalarında önemsiz bir haber olarak verilip görmezden gelinmemelidir.

Yerel basın, ısrarlı kampanyalarla röportajlarla konuyu gündemde tutmalıdır. Konuyu sürekli sorumlu mercilere hatırlatmalıdır. Israrcı olmalıdır. Çünkü olayların yaşandığı yerlere en yakın olan basın yerel basındır.

Ulusal gazeteler, konuyu daha büyük çapta gündemde tutabilirler. Çünkü ulusal gazetelerin ulaştığı kitle çok daha geniştir.

Dini basına gelince, aydın din adamlarına büyük görevler düşüyor. Çünkü Türkiye’de dini basın çok güçlüdür. Bu konuda örneğin din adamları, camilerde vaaz verirken töre cinayetlerini kınamalıdırlar. Dini Basında, bu konunun tartışmaya açılması yönünde bir yayın politikası izlenmelidir

5. Türkiye’deki ceza kanunları töre cinayetlerinin önüne geçmek için yeterli midir?

Son ceza kanunu çıkana kadar, töre cinayeti suçu, hafifletici bir neden olarak görülüyordu. Ve cezası daha az oluyordu. Ancak şimdiki değişiklikler, yeterli olmasa da eskisinden daha iyi.

Ancak olay sadece cezaları ağırlaştırılmakla önlenemez. Çünkü ağır cezadan kurtulmanın birçok yolu var. İnsanlar, cinayeti küçük yaşta bir çocuğa işletebilirler veya kendileri işlese bile bir şekilde afla veya başka hafifletici bir nedenle yine kurtulabilir.

6. Töre cinayetlerinin işlenmesini önlemek için, neler yapılmalıdır, bu konuda kime ne görevler düşüyor?

Bu konu, ciddi bir toplumsal sorun gibi ele alınmalıdır. Bu konuda, kadınlar eğitilmelidir, dini ve/veya ataerkil değerler yerine daha çağdaş ve sivil değerler getirilmeye çalışılmalıdır. Köklü bir toplumsal değişim projesi hazırlanmalı ve hayata geçirilmelidir.

Töre cinayetlerinin önüne geçmek için Milli Eğitim Bakanlığı ve eğitim ile ilgili sivil toplum kuruluşlarına büyük görevler düşmektedir. Özellikle kız çocuklarının okutulması için çok büyük çaba sarf edilmelidir. Kız çocukları mutlaka eğitim sürecinin içine alınmalıdırlar. Şu anda anne olup da okuma yazma bilmeyen kadınlar var bunlar eğitilmelidirler.

Devlet ve sivil toplum kuruluşları bir arada büyük bir anti töre cinayetleri kampanyası başlatmalıdırlar. Jandarma ve polis bu konuda eğitilmelidir. Çünkü onlar bu konuda istihbarat alıyorlar ancak onlar da bazen bir aşirete mensup veya aşiretle bir takım ilişkilerinden dolayı olayın çok fazla üzerine gitmeyebiliyorlar.

Cinsellik üzerine eğitimler verilmelidir. Toplum bu konularda çok bilinçsiz, bazen sadece bir kız, erkeğe baktı diye de nasıl olsa bu kız o yöne meyilli diye, ‘törece’suçlu konumuna düşmektedir.

Töre cinayetleri, Kürt asıllı vatandaşların yoğun olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yoğun olarak işleniyor. Ve buradaki vatandaşların önemli bir kesimi Türkçe bilmiyor. Bu nedenle bazen, bu vatandaşlarla iletişime geçmek oldukça zor. Özellikle kadınların yüzde 99’u, sadece Kürtçe biliyorlar. Ve cinayetler de kadına karşı işleniyor. Kadın kendini ifade edemiyor. Bu konunun da üzerine gidilmelidir. Gerekirse bölgede görev yapan devlet memurlarına Kürtçe öğretilmelidir. Bu tabii bir anlamda bireysel bir sorumluluktur. Bu konuyu o bölgelerde görev yapmaya giden memurlar da biraz düşünmelidirler. Ve vatandaşlarla daha iyi iletişim kurmak için Kürtçe öğrenmeye biraz da onlar gayret etmelidirler. Yani ya o bölgelerdeki Kürtlerin resmi dili öğrenmesi lazım, yani devletin bir şekilde öğretmesi lazım, ya da oralara giden devlet memurlarının Kürtçe öğrenmesi lazım. Bunun başka da bir çaresi yok. Yani olayın etnik bir boyutu da var ve bu görmezden geliniyor. Biraz da etnik bir boyutu olduğu için bu olay görmezden geliniyor.

Devlet ve sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra, kadına da büyük görevler düşüyor. Kadının artık bu olaylara başkaldırıp ‘yetti artık’ deme gücünü kendilerinde görmeleri lazım. İşte bunun içinde kadın sığınma evleri lazım. Kadın sığınma evleri olmalıdır ki bu tür olaylara başkaldıran kadının gidebilecek bir yeri olsun. Böylelikle kadın da kendinde başkaldırabilme gücü bulabilsin. Bu olursa korkan kadınlar korkmamaya başlarlar