Özbekleri ‘düşündüm!’


Şule Aytaç (Soc’74)


Ekim sonunda Buhara, Semerkant ve Taşkent’i görmek fırsatım oldu. Dil, düşünme biçimlerimizin yansımasıdır ve de kültürün belki de en önemli öğesi; beni Özbek kültüründe çarpan düşünmek fiilini kullanışları oldu. Çünkü Özbekler, ‘düşündüm’ dedikleri zaman anladım’ı ifade ediyorlar. Anlamadıkları zaman ‘düşünmedim’ diyorlar ve sıkı durun, en güzeli, anlatamadıklarını ifade etmek için de ‘düşündürtemedim’ diyorlar. Biraz izin verin bu ifadenin güzelliği iyice işlesin içinize ..Ve ben Özbekleri düşündüm sanıyorum.

Sosyalist ahlakla, güler yüzlü bir islamın ve tabi ki Rus, Özbek, Tacik, Tatar ve Azeri kültürlerin karışımının yeni kapitalist liberalleşmeyle yoğrulmasından doğan ilginç bir kültür. Ve Tanrım, Özbek kızlarının o inanılmaz gülümsemesi. Gözlerinin içi gülüyor ve güzel insanlar.

Bizi gezdiren Tacik, Özbek karışımı şoför İldus, sosyalizmde milliyetçiliğin yok olduğunu, insanların Tacik mi vs. olmalarının önemini yitirdiğini, herkesin kendisini eşit saydığını, ayrımcılığın bilinmediğini anlattı. Zaten aynı ailede her etnik gruptan insan var. Daha da ilginci, resmi ya da gayrı-resmi, çok evlilik yaygın, bu nedenle milliyetler de iyice karışmış. Ben kardeşim Jale ile gittim ve kardeş yani ‘karındaş’ olduğumuzu söylediğimizde, hemen herkesin ilk sorusu şu oldu ‘Ayni anne babadan mı?’ Bu bizi çok şaşırttı, çünkü ‘normalde’ üveylik sıra dışıdır, değil mi? Böylece normalimizi de sorguladık.

Özbekler neşeli insanlar. Bir sosyolog gözüyle buna baktığımda, herhalde gelecek endişesinin olmaması bunun en önemli nedenidir diye düşündüm. Evinizde oturuyorsunuz, kesilmeyen su ve elektriğiniz var; işiniz var ve çocuklarınız okula gidiyor. (Bu arada okuma yazma oranı %99- orada karşılaştığım ve uluslararası bir araştırmada görev yapan Dr. Nuriye Ortaylı, en ücra köşelerde karşılaştığı kadın çobanların bile Lise mezunu olduğunu keşfetmiş). Sağlık hizmeti bedava, ve İldus örneğin, eski yönetimde senede bir ay Kırıma tatile ailesi ile gidebiliyormuş. O zamanki aylık geliri 100$ kadarken, Sovyetlere onlar için uçak bileti 50$ kadarmış. Şimdi ise aylık ‘resmi’ geliri 20$ kadar ve eski Sovyetlere uçak bileti 250$. Yoksullaşmalarını böyle anlatıyor İldus: ‘Eskiden hepimiz eşit yoksulduk, şimdi ise bazıları – başkan ve çevresindekiler- çok zengin, diğerleri ise çok fakir’. ‘Hoş geldiniz kapitalizme’ dedim ben de içimden.

Sosyalist dönem için söylenebilecekler arasında, alt yapının gücü de var. Geniş yollar, bina boylarını geçen ağaçlar. Oysa Özbekistan’ın önemli bir bölümü çöl ve iklim bir çok yerde çöl iklimine yakın. Her tarafta sağlık ocağı var, ancak teçhizat yok, bilgi çok eski ve yöntemler çağ öncesi. Tabi bir de o dönemlerden kalma korku, ağır bürokrasi ve rüşvet var.

Yeni liberalleşmeyle birlikte, eşitsiz yoksullaşma, milliyetçilik ve rüşvet te artmış. Ben Nestlé’nin Namangen’de kurduğu fabrikanın yöneticilerini eğitmek için gittim Taşkent’e. Oradaki yöneticiler, ki bir kısmı buradan gitmiş, hiçbir konuda geçerli ve kalıcı bir yasal düzenin olmadığını, kısaca kurumsallaşmanın olmadığını ve her kararın başkan ve bakanlarının iki dudağı arasında ve keyfi olduğunu söylediler. Yeni yoksullaşmayla insanların baş etme yöntemi rüşvet. Doktor maaşı 20$, öğretmen maaşı ise 18$. Rüşvet almamayı seçen az sayıda kişi de birden fazla iş yaparak ayakta kalmayı başarıyorlar. Tanıdık geldi değil mi? Ama sosyalist ahlaktan söz etmiştim az önce. Bunu, insanların pek öyle yalan diye bir şeyi bilmediklerinden ve sizin de beyaz da olsa yalan söyleyeceğinizi düşünmediklerinden anladım. Ayrıca, lokantada bahşiş verdiğinizde, verdiğiniz paranın tamamı (ve en büyük banknot 500.000 olduğu için 5$’lık bir hesap birkaç büyük deste yapıyor ve uzun bir sayma töreni gerçekleşiyor her seferinde) sayıldıktan sonra, fazla vermişsiniz diye bahşiş iade ediliyor ve ancak onun kendisi için olduğunu belirttiğinizde, yüzlerini aydınlatan bir gülümseme ile kabul ediyorlar. Ayrıca, Buhara’da tanıştığım Alimin- bir lokanta sahibi- karısı bir tekstil işçisi ve Pazar günü de kamu görevi olarak şehir kütüphanesinde, kendi sırası geldiğinde gönüllü olarak çalışıyor.

Ramazan olduğu halde, eğlence yerleri açık. Oruç tutan da var, tutmayan da. Kimse kimseye karışmıyor, etrafta tek bir çarşaflı kadın yok. Tam tersine, mini etekli, yüksek topuklu cazip kadınlar, gece yarısı tek başlarına sokaklarda yürüyorlar ve en ufak bir tedirginlikleri yok. Biz de bu havaya girdik ve geceleri de şehirleri yürüyerek dolaştık. Bir de yemekli müzikli yerleri ve diskoları var. Diskolarda gençler özgürce dans ediyor, öpüşüyor, hatta oldukça erotikleşebiliyorlar ama kimse kimseyle ilgilenmiyor. Taşkent’te son gece, eğitim verdiğim grup beni bir Kore lokantasına götürdü, çok güzel geçen eğitimimizi kutlamak için. Oruç tutanlar da geldi (17 kişilik gruptan 6’sı tutuyordu ve aralarından biri Türk, diğeri de İranlıydı) ve meyve suyu içti biz içenlerin arasında ve hep beraber danslar edildi. Birbirinden albenili Rus ve Özbek kızlar, tek başlarına erotik denebilecek kışkırtıcılıkta danslar ederken, kimsenin onlara yılışmaması ve kadınların cinselliklerini böylesine doğallıkla ifade etmesi gerçekten görülmeye değer. Yozlaşmadan özgürleşmek böyle bir şey olsa gerek. Ben Özbekleri ‘düşündüm’ ve sevdim. Medeniler...

İstanbul Taşkent THY ile 4 saat gidiş, 5 saat dönüş ve özellikle dönüş sabah 2.15 gibi zor saatlerde. Ama Taşkent Buhara arasında iç hatlara bindiğinizde, THY ile çekeceğiniz hiçbir derdin gerçekten sorun olmadığını anlıyorsunuz. Sovyetlerden kalma, ufacık bir pır pır uçak. Her tarafı dökülüyor ve korkunç gürültülü ve dikkat!, oksijen maskesi filan olmadığı gibi, kimse güvenlik kuralları okumayı gerekli görmüyor. Ayrıca herkes kalkışta da inişte de cep telefonları ile konuşuyor. Müdahale ettiğinizde ‘bir şey olmaz’ yanıtını alıyorsunuz! Sonradan Taşkent’te söyledikleri gibi belki de uçağın bozulacak bir elektronik aygıtı yok! Zaten bu uçaklar ancak düştükleri zaman tedavülden kaldırılıyormuş. Bu koşullarda bir saatlik yolculuğu bildiğimiz bütün duaları, bildiğimiz tüm kutsal varlıklara göndererek tamamlıyoruz. Uçak durduğunda, arka çıkışa en yakın olarak hemen kendimizi dışarı atmaya kalktığımızda ise büyük bir telaş ve otorite ile durduruluyoruz. Ne olduğunu anlayamadan, kok-pitten kaptan ve yardımcısının iki büklüm çıktığını görünce ‘düşünüyoruz’. Öncelik onlarda. Son bir nokta: Elinizde bilet te olsa bu yolculuğu yapma lüksüne sahip olamadığınız durumlar da oluyormuş sık sık. Bir kodaman son anda uçakta yerini alırken, biletli yolcuya , ‘siz bir dahaki uçağa’ demeleri sıradan olaylar arasındaymış.

Neyse ki Buhara’da bizi karşılayan Ildus’un sıcak yüzü ve götürüldüğümüz Siyavuş Otelin tarihi dokusu keyfimizi hemen yerine getiriyor. Siyavuş’ta Avrupalı turistler de var; işletenler Rus, - hepsi çok iyi İngilizce biliyor- çalışanlar ise Özbek. Bir iç avlusu olan hoş bir bina. Teknolojinin ilkelliği ise oralarda kolaylıkla es geçeceğiniz bir ayrıntı.

Buhara çölün ortasında yarım kalmış bir vaha gibi. Binalara da doğaya da boz bir renk hakim. Benim kalın minareden çektiğim (96 basamakla çıkılıyor!) panoramik resim bunu yansıtıyor sanırım. Hemen tüm tarihi eserleri gezdik: Chor Minor Külliyesi, Timur’un ve Halasının Bibi) Anıtmezar ve Külliyelerini, Mir-i Arap Medresesi ve Kalyan Camisini, Kervansaray, Kale ve benzerlerini. Bunların arasında en ilginçlerinden biri de Bahaddin’in Hanegah’ı ve Külliyesi. Buraya küçük Hac yeri diyorlar. 3 kez buraya gelmek, bir kez Mekke’ye gitmeğe eşdeğermiş. Bu hesapça biz de üçte bir hacı olduk; oranın imamı tarafından okunduk, üflendik ve İldus sayesinde Ramazan sonuna kadar kimseye açılmayan iç avluyu da gördük. Oranın restorasyonu için açılan yardım kutusuna biz de para atınca Özbeklerin sevincini görmeliydiniz. Burada Türklerin itibarı çok, çünkü Özal oraya gitmiş ve 46 milyon dolar bağış yapmış! Bize de imam anlattı, ‘ne büyük adam’ diye.

İnsanların duygularını anlatmakta ne denli dışavurumcu olduğunu gösteren hoş bir olay daha yaşadık orada. Satış mağazasında kardeşim Jale, bir Özbek gelin takkesi taktı başına. Beyaz ışıl ışıl taş ve boncuklarla süslü, püsküllü bir başlıktı ve gerçekten çok yakıştı Jale’ye. Dükkan sahibi kadın, orada bulunan, hepsi Müslüman Özbek takkeli 4-5 adam ve birkaç kadın, hepsi aynı anda, gözlerini kocaman açıp, büyük bir keyifle aynı anda ‘yahşi!’ diye ünlediler. Hiçbir sansür ya da laubalilik yoktu bu beğeni ve sevgi gösterilerinde ve gerçekten bizi de şaşırttı ve içimizi neşeyle doldurdu.

Buhara’daki ilk restoranımızda Alim bize şaşlık kebap yaptı. Etleri o kadar yağlı ve kokulu ki yemekte zorluk çektik. Ayrıca pek çok yerde kullanılan pamuk yağı, alışık olmayanlar için pek berbat. Alimin kendisi ise bir alem. Buhara’da iki evliliği, eskiden 4 yıl geçirdiği Sibirya’da da artık görmediği bir çocuğu var. Bir kutup ayısını devirecek votkaları ardı ardına içiyor ve ne dili dolaşıyor ne de bir sarhoşluk belirtisi gösteriyor. Bizim içtiğimiz yerli şaraplar asitli ve biraz bulanık ama tatları fena değil. Garson kız göbeğini açık bırakan bluzuyla servis yapıyor, sonra da masamıza oturup sohbete katılıyor. Birkaç gün içinde ortak kelimelere ve onların lehçelerine kulağınız alışıyor ve beden dilini de kullanarak pek güzel anlaşıyorsunuz Özbeklerle. Zaten ortak kültür öğeleri öyle çok ki, biz pek yabancılık çekmedik.

Semerkant’ta Karaoğlan dizisinden tanıdığımız yerleri, Timur’un ve halası Bibinin mescit ve mezarlarını gördük. Bir hat sanatçısından hat resimleri aldık, Semerkant’taki tarihi bir Mescitin üzerindeki çinilerin tıpkı kopyasıydı (Resme bakınız). Restorasyonu yapan işçilerle konuştuk ve hepsinin yakasında kocaman yazılı kan gruplarını görünce, insan hayatına verdikleri değeri anladık.

Bu arada en büyük şikayetimiz ağız tadıyla bir yemek yiyememekti, ve hijyen anlayışlarının biraz farklı olduğu konusunda da uyarılmıştık. Bir çanta dolusu ilaç ve sabunlu mendillerle gitmiştik ama sadece mendilleri kullandık. Semerkant’taki en keyifli an, İldus sayesinde keşfettiğimiz bir Rus Ermeni lokantasıydı. Adı Exclusive. İşletenlerden biri köre yakın görme özürlü bir müzisyendi (key-board çalıyordu), bir de klarnetçi bir arkadaşı vardı ve bize hem orada yediğimiz en lezzetli yemek hem de harika bir Ermeni müziği ziyafeti çektiler. Çaldıkları müzik çok güzel ve çok hüzünlüydü, öyle ki onlar çalarken yemeği kesip tamamen müziğe dalıyorduk ve onlar da sonradan bize söyledikleri gibi bizi rahatsız etmemek için üç parçada bir ara veriyorlardı. Müziklerini bizim gibi dinleyenlere çalmanın müzisyenler için büyük bir zevk olduğunu söylediler. Gerçekten mükemmel bir geceydi...Bir de, Türkiye’den olduğumuzu öğrendiklerinde Muazzez Abacının söylediği ‘Beraber yürürdük biz bu yollarda...’ şarkısının ezgisini klarnetle çaldılar ki olağanüstüydü.

Buhara Taşkent arasını Semerkant duraklamalı olarak karayolundan yaptık. Her bir bölge sınırında karakol var ve İldus’un sınırlara yaklaşırken bariz bir şekilde sıkıntıya girdiğini gördük. Trafik polisleri her yerde ve içkili araba kullanmanın cezası çok büyük. Şehirler birbirine benziyor, eski Kervansaray dönemlerinden kalma, o mimariye benzer kocaman kapılarla girilen Pazar yerleri var her şehirde. Evler küçük ve gecekondu görünüşlü. Her yer pamuk tarlaları. Yollar iyi işaretlendirilmiş, bakımlı ve çoğu ‘duble!’ Yol kenarlarındaki Kafeler tahammül fersah pis. En iyi şey, ekmekleri...her yerde leziz. Bir de açık paketten sigaraları tek tek satıyorlar ve hiç fena değil.

Özbekistan’la ilgili izlenimlerim bu kadar değil. Belki bir başka sefere de burada anlatmaya fırsat bulamadıklarımı anlatırım. Tabi sizlere ilginç gelecek olursa...Dedim ya, biz Özbekleri ‘düşündük’ ve sevdik.