Kriz Toplumsal ama Toplumun Krizi Değil


 

Dr. Şule N. Aytaç 

Açıklıkla baktığınızda yaşadığımız günlere farklı bir oluşumu görebilirsiniz. Belki de Atatürk’ün ölümünden bu yana ilk kez yurttaşlar birbirlerine böylesine kenetlenmiş durumda. Sivil girişimlerde olağanüstü bir hareketlilik var, üstelik yakın zamanlara kadar olduğu gibi sadece laf değil gerçek sonuçlar üretiliyor...Eğitim Gönüllüleri, Kadın Dernekleri, Sivil Girişim, Sivil Anayasa, Mezunlar Dernekleri ve daha niceleri...Görünenin dışında çevrenize bakın; işsiz kalanlar için dostlar-aile arasında yardımlaşma fonları oluşmakta...inanılmaz bir sabır ve güçle hükümete bile işleri düzeltmesi için zaman tanınıyor; kararlılıkla bekleniyor...Tercihler yapılıyor Sezer ve Derviş tarzları için...Üstelik, normal zamanda aynı noktada buluşmaları zor olan işçi-işveren-esnaf-aydın ve diğerleri, krizin nedeni ve çözüm yolları konusunda da ağız birliği ediyorlar. Bu bağlamda uzun zamandır ilk kez farklı bir ‘milliyetçilik’ sergileniyor denebilir. 

Benim sezebildiğim kadarıyla devlet-toplum ayrışması varabileceği doğal sınırda.

Çünkü kriz bizim krizimiz değil. Zaten dahlimiz olmayan bir krizde piyon rolü oynamaktansa genel sağduyu ‘işimize devam’ diyor gibi geliyor bana. Bu, Osmanlı dilinin hiçbir zaman Anadolu dili olmamış olması gibi bir şey. Kriz de bizim değil. Orada çok farklı dinamikler var ve görünürde (özellikle ve en başta iktisatçılar tarafından) yapılan tüm açıklamalar, tartışmalar, önerilen çözüm yolları aynı paradigma içinde kalarak bunu aydınlatmaya çalışıyorlar. Oysa ‘Aydınlık için bir dakika karanlık’ gerektiğini hepimiz yaşadık... 

Fizikte sabit duran cisimler içinde aslında elektronlar büyük bir hızla devinmektedirler biliyorsunuz...Bizim toplumumuzun görünürdeki ataleti de böyle bence ...Her şey inanılmaz bir hızla deviniyor, dönüşüyor,...ama bu durumu toplumsal bilince taşıyacak aygıt ve kurumlar yeterince gelişmemiş. Bu nedenle de görünürde olanı (görsel ve basılı medyada yazılan, çizilen ve söylenenler ile resmi kurumlarca kullanılan her türlü iletişim ve hatta internetteki çeşitli ‘karşıt’ grup söylemleri dahil) gerçekmiş gibi algılamak durumunda kalıyoruz, günlük hayat pratiğimizden doğan sezgilerimiz farklı şeyler söylese bile. 

Bireyler veya kuruluşlarla bir dönüşüm programına başladığımda, onlara ilk sorduğum soru ‘Ne istiyorsunuz?’ oluyor. Nereye gitmek, hangi sonuca ulaşmak istiyorsunuz? Bunun için elinizdeki kaynaklar ne? Oraya nasıl ulaşmak istiyorsunuz? Bunun için kabiliyetiniz olduğuna inanıyor musunuz? Tüm bu öngörülen değişiklikler kimliğinize uygun mu? Bu değişiklikler sonrası, içinde bulunduğunuz ekoloji nasıl değişecek? Bu istenir, kabul edilebilir bir şey mi?* 

Toplumlara bu soruları direkt soramazsınız ancak verilere, kanıtlara bakarak bu soruları siz yanıtlayabilirsiniz. Bilebildiklerim çerçevesinde bu ‘Mantıksal Düzeyler’i (Ruhsal Düzey – başka kim? İnançlar – niye? Kabiliyet – nasıl? Davranış – ne? Çevre – nerede?) aşağıdan yukarı doğru elimizdeki duruma ve geleceğe uygularsak: 

‘Nerede’ yani hangi çevrede sorusunun cevabı Türkiye’de ve Türkiye’yi etkileyen tüm çevrede (NATO, AB, Karadeniz İşbirliği, Ortadoğu’daki konumu, komşu ülkelerle ilişkisi, diğer ‘Türk’ Cumhuriyetleri nezdindeki yeri ve jeopolitik özellikleri ile tarihini de içeren biçimde). 

Bu çerçevede Türkiye ‘ne yapmalı’ sorusuna cevap aradığımızda, yapılan araştırmalar (örneğin TESEV, TÜSİAD, Strateji Mori) ve gözlemler şunlara işaret ediyor. Bu ülkede yaşayan insanların önemli bir bölümü Avrupa Birliğine girmek ve o bağlamda tanımlandığı biçimi ile uygarca yaşamak istiyor. Hukuka saygılı dürüst bir toplum ve yönetim istiyor. Barış istiyor.  İyi yaşamak istiyor. O halde yapılacaklar bunları gerçekleştirmek için yapılması gereken her şeydir.   

Tüm bunlar ‘nasıl yapılacak’ meselesine gelindiğinde, soru şudur: ‘Türkiye’nin buna kabiliyeti var mı?’ Bu soruya cevap kısaca, toplum düzeyinde ‘evet’, yönetim düzeyinde ‘hayır’dır. O halde ilk yapılması gereken toplumun kendisi için iktidar kanallarını açmasıdır. (Bizzat bunun nasıl yapılabileceği konusunda yeniden Mantıksal Düzeyleri uygulayabiliriz.) 

Yapılmak istenen dönüşümü yapmak konusunda, bunun gerekirliği konusunda bir inancı var mıdır Türkiye’nin? Daha da önemlisi yapabilirliğine inancı var mıdır? ‘Niye bu dönüşümü yapalım?’ sorusunun cevabı değerler ve inançlarda yatar. İstenen bu dönüşüm, hangi toplumsal değerler ile ve toplumdaki bireylerin hangi değerleri ile uyumludur ya da değildir? 

Türkiye toplumunun, ‘Tanınma ve ait olma’, ‘Rahatlık’, ‘Aile/Akrabalık/Hemşehrilik’, ‘Kahramanlık’, ‘Milliyetçilik’, ‘Duygusallık’, ‘Zenginlik’, ‘İyi yemek ve yaşamak’, ‘Törelere bağlılık’, ‘Yenilik’ ve bu gibi değerleri olduğunu söylemek mümkün. Bu dönüşümü yapmak istememizin nedeni, bu değerlere sadık olmamızdan ve onların yaşadığımız hayatta tezahürünü istememizdendir. Çünkü bu değerlerin çiğnendiği yer ve durumlarda mutsuz oluyoruz. 

İnançlar ve değerler en zor değişen olgulardır. Bu değişim genellikle bir üst düzey tarafından belirlenir. Yani kimliğimiz değerlerimizi ve inançlarımızı belirler, kimliğimizi değiştirdiğimizde yeni değer ve inançlar edinmek durumunda oluruz. 

Biz kimiz? Kendimizi nasıl tanımlıyoruz? ‘Biz güçlü bir toplumuz’, ‘Atalarımızın çok büyük başarıları var ve tüm dünyayı korkuturuz’. Ayrıca ‘Türkler tembeldir’, ‘Türkler cesurdur’, ‘Biz adam olmayız’, ‘Herkes bize düşman ve kuyumuzu kazmak istiyor’, ‘Biz misafirperverizdir’, ‘Türkler tepkisizdir’, ‘Otorite sever ve boyun eğer’ ama aynı zamanda ‘özgürlüğüne düşkündür’ vb gibi. 

Açıkçası, bir kimlik bunalımında olduğumuzu yansıtan görüşler değil mi bunlar? Bana öyle geliyor ki değişmek için buradan başlamalıyız. Kendi kimliğimizi başkalarına göre örneğin, Avrupalıya, Batılıya, Arap’lara, diğer Müslümanlar veya Türk’lere, ya da bizden ne beklendiğine göre değil, bir üst düzeye göre tanımlamalıyız. 

Bir üst düzey, vizyon, misyon kavramları ile de açıklanabilir, genel ekoloji ile de. Biz bu değişimleri gerçekleştirdiğimizde, tüm ekolojik çevremiz (buna kendi ruhsal durumumuz da dahil) nasıl değişecek ve bu bizim için istenen, sürdürülebilir bir sonuç mu? 

Bu ülkenin kurucularının vizyonuna baktığımızda, Türkiye için öngörülen vizyonun, ‘Muasır medeniyetler seviyesinde olmak’, barışçı olmak ve komşularımızla iyi geçinmek (‘Yurtta sulh, cihanda sulh’), Her alanda mücadeleyi birlikte yürütmek (‘Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır’), ayrıca özgür ve bağımsız olmak, çalışkan olmak, din yerine bilime inanmak, sanata ve sanatçıya değer vermek, kadın erkek eşitliği, halka ve yaratıcılığına güvenmek ve devrimcilik gibi rüyaların olduğunu görürüz. Bu vizyon doğrultusunda değiştiğimizde, tüm ekolojimizin de olumlu etkileneceğine şüphe yoktur. 

Eğer ‘Atatürkçü müyüz değil miyiz’ gibi kısır yaklaşımlardan arınarak bakarsak, çoğumuzun bu vizyonu (bugünün koşullarında ekleyebileceklerimizle birlikte) benimseyebileceğimizi düşünüyorum. Ve eğer vizyon düzeyinde bir sorun yoksa, o zaman sorun bir alt düzeyde, kimlik tanımımızda ve oradan aşağıya doğru giderek, inanç ve değerlerimizde, sonra kabiliyetimizde. (Vizyon – başka kim? İnançlar – niye? Kabiliyet – nasıl? Davranış – ne? Çevre – nerede?) Bunların değişmesiyle ne gibi davranışlarda bulunmamız gerektiğini bilebileceğiz ve içinde bulunduğumuz çevre de (Türkiye) değişmiş olacak. 

O halde biz kimiz? Bence bugünün krizi bu soruda düğümleniyor. Bu anlamda da bir felaket değil, bizim için gerçek bir fırsat. Bizlerin kendimizi tanımlamamızla, ülkenin şu andaki askeri ve sivil idari kurumlarının tanımı arasındaki çelişki, bizim gerçek krizimiz. Çünkü kendi tanımlarına göre yaptıkları hiçbir reform, ekonomi-politika, siyasi karar, örgütlenme, bizim değerlerimizin ve kimliğimizin ifadesi değil. Bu nedenle de toplumun çok küçük bir azınlığı dışında kimseyi memnun etmiyor. 

Enerjimizi bize dayatılan gündeme değil, kendi gündemimize yoğunlaştırabilirsek, istediğimiz dönüşümü sağlayacağımıza inanıyorum.


* Gregory Bateson ve Robert Dilts tarafından geliştirilen ‘Logical Levels’ düşünce sistematiğinin NLP (Neuro-Linguistic-Programming) bağlamında kullanımı. Bu düzeyler, yukarıdan aşağıya: Ruhsal Düzey – başka kim? İnançlar – niye? Kabiliyet – nasıl? Davranış – ne? Çevre – nerede?