Biraz Daha Sevgi - Hemen Şimdi


Uzun zamandır (aslında ana karnına düştüğümden beri) ben ne yapabilirim diye düşünüyorum. Başım zonkluyor. Afganistan'da gerçekten de "delirmiş" görünen Taliban ve "Helal emirleri" geliyor aklıma. En çok ta televizyon'ların ipe çekilmesi görüntüsü gözümün önünden gitmiyor. Güleyim mi ağlıyayım mı karar veremiyorum bir türlü. Traji-komik bir yana, hepimizin de korktuğu bu değil mi? Yani birilerinin de bize, Taliban'ın Afgan halkına yaptıklarını yapacağı korkusu değil mi? Ve elimizden ne geliyor? - Hiç! Ne kadar güçsüzüz sanki değil mi? Ve ne yazık ki dünya bildiğini okumaya devam ediyor.

Öte yandan Avrupa'nın Hristiyan Demokrat' ları bize 'siz uygar değilsiniz' dedi. Ne kadar üzüldük, utandık. Bir de hani Fransa'da müslüman öğrencilerin okulda türban takmak istemesi ile alevlenen müslüman ürküntülü, "özgürlükçü" çığırtkanlığı. Öcüler yaratılıyor ve öcülerden ürkülüyor ve daha bir gaddarlaşıyor herkes.

Üstelik Türkiye de "delirmiş" gibi. Hem de sadece Müslüman/şeriatçıları ile değil, laik/dindarları, meclisi, ordusu, basını, eğitim kurumları ve güya aydınları ile. (Herşeyin bir istisnası vardır, bunlardan biri iseniz lütfen üstünüze alınmayınız.)

Tüm bunları, aitmiş gibi göründükleri paradigmalarla anlamaya imkan yok. Yani ekonomik olanı ekonomik, sosyal olanı sosyal ve dinsel olanı dinsel v.b. gibi parametrelerle anlamak ve açıklamak mümkün değil. Bunların dışına çıkıp, dışarıdan yeni bir paradigma ile bakmak lazım. Çünkü elimizdekiler var olan gelişmeleri anlamaya ve açıklamaya yetmiyor. Değiştirmeye hele hiç değil.

Doğu ile Batı, bir bütünün parçaları veya madalyonun iki yüzü. Yin ile Yang gibi birbirlerini tamamlıyorlar. Biri olmadan diğeri var olamaz. Müslümanlıkla Hristiyanlık birbirini var kılıyor. Şu anda Doğu ile Müslümanlık, Batı ile Hıristiyanlık özdeşleştirilmiş gibi. Eğer TV'ler idam ediliyorsa Afganistan'da, bu ne sadece "işte Şeriat'ın gerçek yüzü" deyip eline sopa alıp kovalamakla, ne de Taliban'ın delirmesiyle açıklanabilir. Onu delirtenin ne olduğunu görmeye çalışmak lazım değil mi? TV.ye bu nefret, bu hınç bu öfke, bu isyan sakın Belçika'daki sübyancılara karşı olmasın? Bosna'daki keskin nişancılara, toplu katliam ve ırza geçmelere ve bunu seyreden özgürlükçü, demokrat ve laik Batı'ya? Sakın, dünya işkencecilerini yetiştiren, özgürlükçü Amerikan demokrasisine olmasın? Yoksa nükleer atıklarını Türkiye'ye gömüp buradaki çocukları öldüren Almanlara mı acaba? Hayır, hayır, dünyanın en iyi öldüren silahlarını yapıp, buna harcadıkları paranın bir günlüğünü aç çocuklar veya ölen doğayı kurtarmak için harcamaya yanaşmayan Hristiyan Batı dünyasına olsa gerek. Sahi yoksul Afrika'da Tutsi'lerin katliam yaptığı silahları kim verdi onların eline? Oysa ne dehşetle ve küçümseyerek bakıyoruz Tutsi'lerin ilkelliğine.

Veya Vietnam, Tayland gibi ülkelerdeki çocuk fahişelerin müşterisi kim, onları uyuşturucuya kim alıştırdı? Dünya'ya AİDS'i kim yaydı sahi? Sahi, bu arada porno özgürlüğü çerçevesinde kurbanının ırzına geçerken artan şiddet öldürme ile sonuçlandığında, sahici kadar etkileyici olsun diye gerçekten de "artizi" öldürmek kimin aklına geldi? Kim üretiyor bu videoları, daha vahimi, kim bu videoları alıp seyrediyor, ve gecesini bu görüntülerle zevklendiriyor? Kim?

90'lı yılların başında, İngiltere'de görülen bir davanın konusu "baba 8 yaşındaki kızının ırzına geçerken, annenin de onu tutması" idi. Göremiyor musunuz? Delirme ortak. Batı, bunu yılların sömürgeciliğinin sağladığı bol zaman ve kaynakla kazandığı "incelmişliğin" gustosu ile yapıyor. Kerli ferli Alman babalar, İngiltere'de bir TV kanalında gösterildiği gibi, küçük erkek çocukları Tayland'da düzmek için özel

"egzotik doğu" veya "kültür turizmi" turları düzenliyor; lüks otellere gidiyor, çocuklara şeker alıyor filan. Öyle Ali Kalkancı için iddia edildiği gibi, alel acele, tatsız tutsuz "Allah'ın emri" ile 5 dakikada saf bir kızın ırzına geçip içindeki kötü kanı akıtmıyor! Tarz farkı meselesi.

İngiltere'de birlikte Master yaptığım Dublin'li Deidre, kendi çocukluğunda (yani 60'lı yıllar kadar yakın bir tarihte) İngiliz hocaların, İrlanda okullarında, kendi dilleri ile konuşan çocukları, cetvelin keskin yanı ile ellerine vurarak cezalandırdıklarını; sonra bu cezanın yerini her kelime için 1 lira para cezasının aldığını anlattı. Demokrasinin beşiği İngiltere ve İngilizlerden söz ediyordu. Cetvelle vurmadan paraya bayağı çağdaşlaşmışlar. Müslüman şeriatçılara da biraz zaman tanınırsa, falaka yerine belki onlar da daha çağdaş yöntemler bulabilirler.

İngiltere'de tanıdığım Alman Helena'ya 12 Mart döneminde öğrencilere yapılan işkenceleri anlatırken bana, fiziksel işkencenin daha az acıtacağını söylemişti. Anlamamıştım. Almanya'nın gerçek bir polis devleti olduğunu, herşey serbestmiş gibi gösterilirken düzene karşı olduğunu anladıkları andan itibaren, düzenin çarklarının aleyhine dönmeye başladığını ve örneğin mesleğini icra etmenin engellendiğini, sürekli büyük bir göz altında yaşandığını, izlendiğinin hissettirilerek psikolojik işkence yapıldığını ve bunun açtığı yaraların, getirdiği yılgınlığın, zaten insani değerlerinden yabancılaşmış bir toplumda, açık fiziksel işkenceden daha onmaz yaralar olduğunu söylüyordu. Benim onu o zaman anlamama imkan yoktu. Çünkü ben, Diyarbakır hapishanesinde açlık grevi yapan, işkenceden yılmış insanlarla; işkence yapma saati geldiğinde yoksunluk sendromu gösteren işkenceciler gerçekleri ile uğraşıyordum.

Irak savaşı sırasında teknolojik delirmeyi hep birlikte TV'den naklen izlemedik mi? O sıralar Paris'te idim. Kuveyt'te oğulları savaşırken Amerikalılarla, ve Irak -kimyasal silahlarla İranlıları öldürdükleri gibi- yine herkesi tehdit ederken, kim deldi ambargoyu? Le Monde basmıştı, 50 kadar Avrupalı ve Amerikalı şirket, kimyasal silah yapımında kullanılan yedek parça ve hammaddeleri gizlice Irak'a satıyorlardı. Ortadoğulularla birlikte kendi oğulları, misyonerleri, paralı askerleri, hapishane kaçkınları, zencileri v.b. gibi dışladıkları ve orada asker olan diğer safları da birlikte öldürmeleri için!

İngiltere' de kürtaj yaşı okullara düşmüş. 12 yaşında kızlar, para yapmak için, 4 karılı 40 haremli, hepsi peçeli, zengin Arap şeyhlerinin yolunu gözlüyor. 50lik, 60lık et düşkünleri körpe vücutların tadına bakarken, 12lik İngiliz kızları da kendi sosyal hayatı içinde yer alabilmenin gerekleri için para yapıyor; vitrinlerdeki cicilere sahip oluyor, diskolara gidiyor ve sigara, alkol ve/veya uyuşturucu kullanıyor. Yani kendisine reklamlarla, TV dizileri ve filmlerle dayatılan mutlu hayata kavuşuyor!

Prens Charles, Türkiye'ye arkeolojik bir gezi yaptığında, heyetine, dünyanın sayılı arkeolojik eser kaçakçılarından olduğu iddia edilen birini de almıştı. Allah Allah! Yalnız Taliban mı deliriyor? Toplumunun geri kalmışlığından, baş edemediği "şeytanlardan" Allah yolu ile kurtulacağına inanıyor; gücü ele geçirmiş (eski-Sovyet karşıtı, Demokrasi havarisi Amerika'lıların verdiği silahlarla), inancını uyguluyor. Aynı Hitler gibi. Yahudileri ve toplumsal muhalifleri yok ederse üstün ırk Almanları kurtaracağına inanıyordu. Gücü ele geçirdi, inancını uyguladı. Örnekleri çoğaltmama, lafı uzatmama gerek var mı? Bilmiyor musunuz? Yüreğinizde duymuyor musunuz? İyilikle kötülük, her birimizin içinde savaşıyor. Siz, kendi içinizde hangisinin galip gelmesine izin vereceksiniz?

Gücü, iktidarı anlamayan, kendi içinde bu meseleleri kavramamış ve halletmemiş insanlar oldukça, gücü ele geçirenin hep Taliban'lar olacağını göremiyor musunuz? Taliban değildiyse bile, sonradan Talibanlaşacağını? (Bknz. Stalin'in hayatı.) Veya Talibanlar yaratacağını? (Bknz. Sovyetler'in Afganistan'ı işgali.)

Delirenler müslüman şeriatçılar, Netenyahu veya Hamas değil. Deliren insan aklıdır. Delirmek gerçekle ilişkiyi kesmektir. Dünyayı yalnız ikiliklerle algılayabilen insan aklı, gerçeğin bütününü görememektedir. İlişkisini yitirdiği gerçekler karşısında haklılığına inanmaktadır. Suzanna Brogger "Tanrı bizi aşktan korusun" demişti biz kadınlar için. 'Tanrı bizi haklılıktan korusun' diyorum şimdi. Farkında değil misiniz, herkes kendisini haklı sanıyor olduğu yerde. Ve bu ona istediğini yapma hakkını veriyor. Peki ilahi adalet terazisi kimin elinde? Kim karar verecek? O kadar zor mu haklılığımızdan vaz geçmek. Başkasının/ötekinin varlığını, varlığımız için bir tehdit addetmemek? "Farklı, o halde yok edilmeli" dürtüsüne set çekmek?

Uyanalım efendiler, hanımlar: algıladığınız her kötülüğün kaynağında bir iyi niyet, her çirkinlikte bir güzellik, her nefrette bir sevgi var. Hayat + ve - 'nin birliği ile var ve ancak bu birlikle devam edebilir. Algılamamızı değiştirmemiz gerekiyor, anlamıyor musunuz? Kötülük aklımızın bir ürünüdür. Olsa olsa orada dönüştürülebilir. Görmüyor musunuz? Bu delilikleri yağlamaya daha ne kadar devam edeceksiniz? Sevgiden başka bir yolunuz yok, sanki bilmiyor musunuz? Aykırı olanı da, çirkini de, kötüyü de, benzemezi de seveceksiniz. Dünya, herşeye karşın sevgi ile birşeyler üreten insanların yaratıcı sıvıları ile ayakta durmakta. Sevmekten korkmayacaksınız. Korkmaktan korkacaksınız. Hadi, hemen şimdi, lütfen, bu deliliği ancak siz durdurabilirsiniz. Hemen şimdi yüreğinizin perdelerini açın. İzin verin, sevgi dolsun. Sevin sevin sevin...

Yapabileceğiniz başka şey var mı? Bütün savaşları durdurmak için son ve en kanlısını mı yapacaksınız? Bütün kötülükleri yok etmek için en kötü mü olacaksınız? Bunlar mümkün mü? Sevmek sizin elinizde, sizin elinizde. Size güç veren, güçlü kılan, sizi her yerde her zaman iktidara taşıyacak olan bu. Sizi yenilmez kılacak, istediğiniz güzelliklere ulaştıracak bu. Yapacak başka şeyiniz var mı? Utanmayın sevmekten ve sevdiğinizi söylemekten. Kendinizi ve 'düşmanlarınızı' affedin, hemen şimdi. İyileşme, iyileştirme sürecini başlatın, hemen şimdi.

İtalyan asıllı Alman Christina Perincioli sevgi taşıyan elektronların yok edilemediğini söylemişti bana - bir grup Fransız bilim adamı ile olası bir nükleer savaşı, sevgi taşıyan elektronları haberleşme cihazlarının içine göndererek durdurabilme projesi üzerine çalışıyordu. Uğraşmamız gereken şeyler bunlar. Kim bilir ne 'mucizeler' yaratabiliriz...

Susmayın artık. Haykırın sevginizi. Bir deneyin. Bir kez kırın içinizdeki zincirleri. Bir kez hayata sevgi penceresinden bakın ve haykırın hayatı sevdiğinizi - içindeki herkes ve herşeyle birlikte. Anlamıyor musunuz, siz ve onlar yok aslında. Hepsi sizsiniz. Siz gerekeni yapın, dünya da dönüşsün. Haydi, şimdi. hep beraber.