Liderlik Amigoluk mudur?


Alkışlar durdu. Tozlar yatıştı. Üzerinden yeterince zaman geçti. Artık konuşabiliriz aklımdaki meseleyi: liderlik amigoluk mudur?

30 Mart'tan belki bir ay kadar önce TRT 3'ü dinlerken konserden haberim oldu. Ankara'daki tüm klasik müzik orkestra ve koroları bir araya gelecek ve 14. Ankara müzik festivali açılışında Beethoven'in 9. senfonisini seslendirecekler. Bu ziyafeti gözümde daha da görkemli kılan; konserin 8000 kişiyi alabilen ve Ankara Esenboğa yolunda yeni açılmış bir salonda yapılacağı. Ne haberi veren spiker ne de Cenap And Vakfı temsilcisi, bu salonun aslında spor salonu olduğunu söyledi. Böylece ben de 30 Mart saat 13.45'e kadar, Ankara'nın, müzikseverlerine layık bir konser salonuna kavuştuğunu düşünerek bir ay boyunca bedavadan mutlu oldum!

Haberi dinlediğim andan itibaren coşkulu bir faaliyete başladım. Annemi aradım. En iyi yerden bilet almasını istedim (sonradan yerlerin numarasız olduğunu öğrenmiş te olsam ...). Bir iki arkadaşımı ve kız kardeşim Jale'yi ayarttım. Ankara'ya yolculuk programları yapıldı. Hafta sonu randevuları iptal edildi (bu arada KA..DER hazırlık toplantılarından biri de buna kurban oldu).

Nihayet beklenen Pazar'ın Cuma'sı geldi. Arabaya atladık, gittik. Pazar günü, ne de olsa, Avrupa'da böyle büyük konserlere gitmiş olmanın verdiği 'bilgiçlikle', herkesi erkenden yola düşürdüm. 13.45'te salona girdiğimizde, yarısı boştu. Orkestra'nın sol kanadında, Protokol giriş kapısının tam karşısında bir yere oturduk. Akın akın geldiler, hem protokolden hem de halktan. Konser saati 15.00. Salon nerede ise tıka basa dolu. Merdivenlerde oturanlar salona atlayıp protokol arka sandalyelerini kaptılar. Heyecan giderek artıyor. 3'ü 10 geçti. Orkestra ve koro çoktan yerini almış, dinleyiciler sabırsızlıklarını alkışlarla duyuruyor. Hiçbir hareket yok. Sunucu bir anons yaparak Cumhurbaşkanını beklediğimizi, kendisinin yoğun trafikten salona ulaşamadığını söyledi. Islık, yuh ve alkış sesleriyle cevap verdi salon. Bu, bir iki kez tekrarlandı. Bu arada Bay Kahraman girdi salona ve ağız birliği etmiş sekiz bin küsur kişiden yuh ve ıslık sesleri yükseldi. Sonunda sunucu ( bu arada 3.30 olmuştu saat), Cum-babanın aslında gelmiş olduğunu, ama izdihamdan ulaşamayan bizim gibi dinleyici olan diğerlerini beklediğimizi söyledi ve anlayış göstermemizi istedi. Alkış, yuh ve ıslık sesleri tekrarlandı.

Heyecan, sabırsızlık, şamata, gırgır, protokole yeni sandalyeleri taşıyan görevliler, ordan oraya koşan kameramanlar, gazeteciler derken bir gümbürtü koptu. Cum-baba sahaya girdi. "İşte çağdaş Türkiye görüntüsü bu" deyince millet iyice coştu. Öyle ya Cum-baba orada bulunan herkesi çağdaş insan mertebesine koymuştu. Hem de Kahraman'a ve dosta düşmana göstermişti çağdaş Türkiye'nin ne olduğunu. İyi bir ders vermişti. Ödül olarak herkes dakikalarca alkışladı. Cum-baba alkışlar durana kadar keyifle bekledi. (Bu arada zavallı şef ve solistler -ta Gürcistan ve Viyana'dan gelip-sahne arkasında kala kalmışlardı ve herhalde Türkiye'nin meselelerini ne zaman bırakacaklar da müzik yapacağız diye bekliyorlardı.) Cum-baba teşekkürlerine başlarken kitle hemen cevabı yapıştırdı: 'Türkiye laiktir, laik kalacak!' Salon inliyor. Konser filan unutuldu. Bu arada her şeyi unutan Cum-baba amigoluğunun doruğunda; adeta bale yaparak bir orkestraya dönüyor teşekkür ediyor, bir dinleyicilere. Alkışlar alkışlar alkışlar... Sloganlar sloganlar sloganlar... Demirel belli ki meydanları özlemiş. Refahçı kesime de bir gol atması gerekiyor (çünkü aslında golleri hep Erbakan atıyor ona karşı. Sadece, Demirel orduyu arkasına alınca sinmiş gibi yapıyor Erbakan.) Yakaladı fırsatı, attı golü. Ardından da amigoluk. Denize düşen yılana sarılır misali millet te Demirel'i toplumun gerçek bir lideri sanıyor. (Demirel'in dünü bugünü konusunda özellikle Radikal 2'de çok iyi yazılar çıktı. Yıldırım Türker ve Ümit Kıvanç'tı sanırım, diğerlerinin arasında aklımda kalanlar onun için ben burada bu konuyu es geçip herkesin bildiğini varsayacağım.)

Yöneticilik her şeyi doğru yapmaktır; liderlik ise doğru olanı yapmak. Doğru mu idi Demirel'in yaptığı yoksa ucuz bir Kahramanlık mı? Konjonktür, heyecan hepsini anlıyorum. Ama ancak bir politikacı durumu böyle değerlendirir; özellikle de politikacının fırsatçısı. Daha da önemlisi aslında güçsüz olan lider kitle desteğinin arkasında olduğunu, kitleyi kendi adına bağırtarak duyurur. Türkiye çağdaşsa bunu bağırmak niye? Türkiye laik ise ve insanlar onun böyle kalacağından eminse, bunu bağırtmaya çanak tutmak niye? Üstelik toplumun liderleri, tüm toplumun liderleri değil mi? Cum-baba yalnız bir tür insanın Cum-babası mı? Tarafsızlık zor edinilen ancak bir liderde mutlaka olması gereken bir özellik değil mi? Milattan Önce altıncı yüzyılda bakın Lao Tzu ne diyor:

Ayak uçlarında yürüyen yere sağlam basmaz
Öne atılan bir yerlere gitmez
Kendisini gösteren aydınlatıcı değildir
Kendisini doğrulayan sağlam değildir,
Kendisini övene prim verilmez,
Bağırıp çağıran fazla kalıcı değildir.

Bir de Hz. Muhammet'in geçenlerde Saatli Maarif Takviminde okuduğum bir sözünü hatırlatayım "Kuvvetli insan kendini yenen insandır."

Cumhurbaşkanı, kitleleri coşturma eğilimini yenmeliydi o gün. Yenmeliydi çünkü, birçok kişinin yazdığı gibi insanları kamplara bölme tehlikesinin en çok farkında olması gereken ve bunu kendi tarafsızlığı örneği ile oldurmamaya çalışan bir numaralı insan olmalıydı. Ama yalnız bu da değil. Biz oraya müzik dinlemeye gitmiştik. Beethoven'in kardeşlik çağrısı ile coşmaya.

Demirel'in konuşması, sloganlar ve alkışlar bittiğinde İstiklal Marşı çalındı, söylendi. En sonunda sıra şefe gelmişti. Değnek kalktı. Müzik başladı. Ama, müzik dinlemek ne mümkün? Önce "Tabi bağırırım" diyen bir kadın sesi yükseldi. "Ben buraya herkesten önce geldim!" O yatıştırıldı. Derken patırdı, gürültüler. Sonra ıslık ve alkış sesleri. Bağrışmalar, el çırpmalar. Durdu duracak, müziğe konsantre olmaya çalışalım derken baktım gittikçe yerimde ufalıyorum. İçeriye giremeyenler susmayacak. "Madem ben dinleyemiyorum, herkesi huzursuz ederim"; dışarıda kalan bazıları, buna hakları olduğuna karar verdiler. İki bölüm böyle geçti. Aklımıza "Acaba dinciler mi sabote ediyorlar?" sorusu bile geldi. Paranoyanın böylesi duruma uygundu. Sırasıyla birçok yetkili, Vakıf Başkanı ve sonunda Vali dışarı çıktı. 3. bölümün başında sesler kesilmişti. Bu densizlikler başladığında, Gürcü Şef çok kısa bir an tereddüt geçirdi; müziği keseyim mi devam mı edeyim diye. O ara şöyle hafif dönerek Cumhurbaşkanının olduğu yere baktı. 'Bu nasıl liderlik' der gibi idi. 'Kitleleri coşturmak kolay, ama gerçekten saygı duysalardı, bunu yapmazlardı.' Başını Orkestraya döndürdü ve büyük bir ciddiyet ve disiplinle işine devam etti. Ama sanat havası kaybolmuştu bir kere. Olay futbol maçına dönmüştü. Havaya giren dinleyiciler her bölümün sonunda alkışlayıp şefin eliyle yaptığı "durun" uyarısını aldı. Cumhurbaşkanı fark etti mi bilemiyorum. Konser bittiğinde uzun süre selamlamayı red etti. Gürcü Şef Orkestra ve koroyu, solistleri ayrı ayrı, dört beş kez selama davet ettikten sonra ancak kendisi de diğerleri ile birlikte verdi selamını.

Daha çağdaşımız biri, D. Kirkwood Hart, liderlik için şöyle diyor: "Liderlik, her ne kadar hepimizin önde gelen saplantılarından da olsa, bu kavramı hala çok iyi anlayabilmiş değiliz." Bunun nedenini ise şöyle açıklıyor: "Liderlik tekniklerine olan takıntımız bizi liderliğin özünde yatan: Abraham Lincoln'ü Millard Filmore 'dan; Harry Truman'ı Lyndon Johnson'dan veya General James Gavn'i General Dwight Eisenhower'dan veya Max DePree'yi Steve Ross'dan ayıran, pek çok ahlaki niteliği göz ardı etmemize neden olmaktadır."

Lider olmak kolay değil. Taraf tutmadan tavır koymak ise hiç değil.


Şule Aytaç